
Mevsim çiçekli bahara yüz dönmüşken yanlışlıkla çalmıştım kapını. Hiç seslenmeden ,sormadan açmıştın. Sonrasındaki tüm sorularını sevinçli çocukluğumla cevaplamıştım. Öyle ki beraber yürümek için bahanelerini farketmemiştim bile.
Yarım saat yürüdükten sonra , gitmek istediğim adresi hatırlayamadığını mırıldandığında, beraber ne kadar çok gülmüştük.
Kaybolmuştum…
Bakışlarında , sesinde, verdiğin cevaplardaki samimiyette kaybolmuştum.Anladığın halde anlamamışlıklarını ve bir cevap için asla soru sormayışlıklarını o gün keşfetmiştim. Meğer sen büyülü bir ormanmışsın da, ben de bilinmeze aşık bir rüzgarmışım.
Gideceğim yere geciktiğimi anımsadığımda neden durmaz demiştim zaman…Sıradan telaşımın aksine , adımlarım ağırlaşmıştı yanından uzaklaşırken. Sonrasında yüzünü fikrime kazıyan hissimin kalemi, gecemde de düşüme gülüşünü kondurmuştu.
Tekrar kaybolursam seni aramam için tembihlemişti sanki birisi beni…Asiliği seven benliğim, nasıl da bu tembihe itaat etmişti. Zamanımın sana akan kısmında, tekrar kaybolmak için bahanelere bulanmıştım. Sokağına gelmiştim bir çok kez kaybolmak için.
Ve birgün şehrin en uzak yerine gitmeye karar vermemizle başladı her şey. Seninle asıl yolculuğum bu kayboluşumla gerçekleşmişti.Sıklıklarımız başlamıştı görmeye, konuşmaya, susmaya hatta.
Kelimelerle yoğrulan bir biz bulmuştuk.
Ne sen,ne de ben o halin tanımını hakkıyla yapamamışız. Hani insanlar birbirlerine alışırlar ve sıradan olur her durum. Bizim hiç birbirimize alışmışlıklarımız olamamıştı…
Sonraları seyrelmişliklere dönüştü her şey. O kadar çokken ne kadar az an olmuştuk.Kaç adımda yaklaşmışlığın bir önemi kalmıyordu,bir adımda uzaklaştığını bilince.
Şehrinin ayazı sanki yüreğine düşmüştü. Isınmıyordu gülüşüne yansıyacak kadar.Yine de ellerin hep şefkatliydi.Buna,günün doğuşuna kadar kulağımda sesinle sabahladığım o gece de şahitti. Unutmayacağım seni.
Lal Simurg Anka





