Oturdum pencere kenarına yeni doğacak günü bekliyorum. Sokağın ıssızlığı, gecenin derin karanlığı ve ürpertici sessizliğiyle. Ve aniden içime düşen bir sıkıntı sarıyor tüm bedenimi. Gecenin o ıssızlığı ve tüm sessizliği ile. Sonra bir ses duyuluyor minarelerden arşa yükselen. Allah huzuruna çağırıyor sevdiği kullarını. Onu sevenler koşuyor tatlı bir telaşla hazırlanıyor sabah namazına. Huzura kavuşuyor ruhum bir sabah namazı sonrası. Ve gece hiç olmadığı kadar değerleniyor. Bir an dünyadan uzaklaşıyorum. Sokak lambaları, kaldırımlar, binalar, arabalar… Hepsi, hepsi o kadar anlamsız geliyor ki bana, anlatamam. Kelimelere yüklenen anlamlar düşüncelere boğuyor. Dünyayı sahiplenmek çok saçma geliyor. Sanki hiç gitmeyecekmiş gibi, hiç mi hiç ölmeyecekmiş gibi. Fakat bilmiyoruz, gün gelince hepimiz teker teker uğurlanacağız sonsuzluğa. Oysa bilmiyoruz bir gün toprağa karışacağız. Her şeyi ardımızda bırakarak. Bizim olanları, sahiplendiğimiz her şeyi dünyada bırakarak göçüp gideceğiz buradan. Bu kadar değerlendirdiğimiz dünyanın aslında koca bir HİÇ olduğunu anlayacağız. Anlayacağız, ama çok geç olacak.
Dilek KOCAŞABAN






