Bir Narsistin Günlüğü…

‘’Sen ki, makul şiirlerinin fikri hırstan müesser şairi… Ne işin var tozun, toprağın menbağında? Ne zorun var ki ucu bucağı na-peydâ mukadderatla!’’ diyordu içimdeki ses… Gece yatmadan, sabah uyandığımda, günün her saniyesi tek düşüncem vardı. Ben ve yaşantımın neden bu kadar benzeşmediğini düşünüp duruyordum. Farklı gelmesin, ilkem buydu sanki ‘’Sadece düşün’’. Bir faaliyet, bir icraat olmaksızın tek başıma düşünüyordum. Yapamadığımı fark ettiğimde ise yürüyordum karanlık yarınlara…
Elimde dedemden yadigâr rus oltusu tesbihim, sırtımda ise bana en az üç beden büyük gelen, abimin eski paltosu vardı. Tutarsız gülüşlerim, olur olmadık yerde sükûta kapılışım ve bunlara rağmen maskelerimi düşürmeyişimle bir bütündüm. Çevremde yaşananlardan ırak, tek soluyordum fikrimin yangınlarını yine.
Kapı kulbunu kavramamla, tabanının yırtıldığını unutmuş olduğum ayakkabılarımı görmem bir oldu. Unutmuştum sanki yılların fiskesiyle eskiyenin sadece ben olmadığımı. Olsun, hiç yoktan iyidir düsturuyla çıktım evimden. Çocukluğumdan bir kare anımsıyordum, karşıdaki kahvehanenin üstünde, tek göz oda bir kulübe vardı. Nedime Teyze’nin yuvasıydı o küçücük yer. Hatırlıyorum gece gündüz, yaz kış açık tuttuğu bir penceresi vardı. Önünde ise ‘’çocuklarım’’ diye sevdiği menekşeleri… Kapısının önünde asmaların çevrelediği bir merdiven karşılıyordu gelenleri. Yer yer dökülmüş, paslanmış demir tırabzan bizim için vazgeçilmez bir oyun aracıydı. Şimdiki halini gördüğümde, aklıma aynaya bakıp kaldığım vakitler geldi. Onun da boyası aşınmış, kapısı kırılmış, penceresi kapanmıştı. Kendime baktığımda gördüğümü, orada da görür olmuştum. Kafamı çevirip yürümeye devam ettim. Böylesine çok şeyi hatırlamak güzelden ziyade vakit kaybıydı da. Gözlerimi kapatmamın vakti gelmişti çoktan, düşünmeyecek sadece yürüyecektim. Bu basit denklem bile ölüm gibiydi, birçok amansız paradoksun içinde kaybolmuştum. Günlük hayatın cilvesi ilgimi çekmediği gibi, dert addedilen meselelerden de en az kendime olduğum kadar uzaktım. Bu yüzden normal kelimesi, dışardan göründüğü gibi benimle bağdaşan bir şey değildi. Neyse ki devam ettim…
Olmak istemediğim bir yerde, alakam olmayan bir durumda olduğum yüzümden okunuyordu, yine, yeniden aynı şeyleri tekrarlıyor olmak beni öldürmek üzereydi. Ruhum, çıplak ayakla çimenlerde yürürken, bedenim çöpten sokakların her metrekaresinde isyan ediyordu. Hakettiğimi düşünüp, aslında hiç de öyle olmayan onlarca statünün arasında tek başıma ağlıyordum işte. Hayal etmek, hayal ettiğimi bulamamak ve gün geçtikçe daha az hayal etmek üçgeninde sıkışıp kalmıştım. Yürüyemiyordum da zaten, şükür ki iç sesim, arkadaşım gibi eşlik ediyordu bana. Ve işin garibi, tüm tartışmalardan her daim ben haklı çıkıyordum.
Çok da garipsenecek bir durum da değil aslında, gün içinde bin defa ‘’Parayı bulursam var ya!’’ cümlesini tekrarlamadığım, insanların konuşmalarını kendi sözlerim kadar ciddiye almadığım ve yine mahalle arasında getirim kavgasına karışmadığım için bu haldeydim sanırım. Neyse ki hala yazabiliyorum ve söyleyeceklerim bitmeden ölmeyeceğime neredeyse eminim.
‘’Kafanın karıştığını hissediyorsun, başı sonu ile bir gitmeyen cümleler ve tutarsız çıkarımların arasında kalıyorsun. Az da olsa anlayabiliyorum ne düşündüğünü… Beni bana acıdığın için dinlemek zorundaymışsın gibi hissederken diğer yandan söylediklerimin doğruluğundan kendine pay biçmeye çalışıyorsun. Statü farkını kapatmak için onayladığını duyar gibiyim’’ diyorum bazen.
Ve yine bana göre makul şiirler yazmaya devam edeceğim.

Oktay Emre EFLİZ

0 votes
Bu yazı Denemeler ve Hikayeler kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.