Mevsimlerden hazan.. Yağmur yağıp yağmamak ta kararsız, birkaç gündür sıcak olan hava aşırı derecede soğuyup, dışarıda sigara içenlerin sayısını azaltmıştı. Siyah saçlı, teni; yazın güneşin altında yatarken kararmış, burun çevresinde ki derisi hafif hafif soyulmaya başlamış adamın, paltosunun uçları rüzgardan hafif hafif dalgalanırken, omuzlarının iki-üç parmak yukarısına kadar gelen sarımtırak saçlı kadının, elinde ki sigarasını duvarda söndürüp içeri geldiğini gördüm. Sırasını bekleyenlerin arasından geçip odasına girdi.. Hava kasvetli olmasa kim bilir bu devlet dairesinde ki kuyruk, kapıları aşıp, sigara içilen alanı doldururdu. Bekleme alanında ki sandalyelerin çoğu yaşlılar tarafından kapılmış ya da gençler tarafından verilmişti. Salondakilere göz gezdirdim; bir kaç kişi sıradan konuları konuşuyor, bazıları devletin insanları ne hale soktuklarını hararetle tartışıyor, çoğuda suratını asmış 7 saattir bekledikleri sıranın mesai bitmeden gelmesini bekliyorlardı.. Mesai bitimine bir kaç dakika kala duyuru yaptılar; “Sırada bekleyen kişilere tekrar numara dağıtıp, önümüzde ki günlere randevu vereceğiz” dediler. Salonda uğultu, ardından da bir kaç kişinin bağırışları duyuldu. Herkes’in dışarı çıkmasını ve beklemesi gerektiğini söylediler. Çıktığımızda hafif bir rüzgar vardı. Bir gurup köşeye çekilmiş ne yapılacağı konusunda fikirler yürütüyor, bazı kişilerde duymayanlara anlatıyorlardı. Sakin, diğer insanlardan da uzakta olmak niyetiyle üstü ve iki yanı kapalı bir gölgeliğe geçtim. Biraz bekledim, arkamdan omzuma biri dokundu. Utangaç, bir o kadar da narin sesiyle “Ne olacakmış, pek duyamadım da” dedi gözlüklerini tutarak.. Gözlerime dikkatlice bakıyordu, anlatmaya başladım.. O sırada yuvarlak, siyah çerçeveli gözlüklerine dokunuyor, narin sesi ve başıyla onaylıyordu beni. Arada sırada elinde ki sıra kağıdına gözlerini kısarak bakıyordu.. Belki başkalarına; gözlükleri ve gözlerini kısarak bakışı gülünç gelebilirdi ama ne yalan söyleyeyim bana hoş geldi..
Çokta narin konuşması vardı, gülerken ağzını pek açmıyordu, ağız dolusu gülmüyordu, dişlerini sıkar gibiydi. Biraz bekledik yan yana, o da samimiyetimi anlamış olmalı ki gitmedi yanımdan. Memurlardan biri yüksekçe bor yere çıkıp, konuşma yaptı; “Sıra numarasına göre herkes’e gün verilecek. Ilk iki yüz yarın, sonra ki iki yüz bir sonraki gün, öyle devam edecek.” dedi. Eğer yüz elli yapsalardı bir daha görme şansım olmayacaktı.. Numaraları dağıtmaya koyuldular, o sırada koluma dokunarak “Sigaran var mı?” dedi.. O gün sigara’ya başlamadığıma lanet ettim.. Düşünsene bir sigaram olsaydı belki de adını öğrenir hatta bir randevu bile alabilirdim.. ” Malesef kullanmıyorum” dedim, deyincede yanımızda kulak misafiri olan sarışın, benim omuzlarıma gelen, köse bir genç sigara uzattı. Teşekkür ederek aldı.. Sigarayı yakıp bir oh çekti.. Bir süre sonra “Dumanı seni rahatsız ediyor mu?” dedi.. Hayır manasında başımı salladım. O kadar sevimli gülüyordu ki nasıl rahatsız etsin.. Hava kararmak üzereyken sıra numaralarımızı alıp, ayrıldık. Eve vardığımda üzerimde ki hırkamı çıkartırken, bir kaç saatir kolu koluma değen o gözlüklü kızın kokusunu duydum.. Öyle farklı kokuyordu ki bir müddet çamaşıt sepetine atıp atmamakta kararsız kaldım.. Gece yatağıma sokuldum. Onu düşünüyor, kafamda kurdukça kuruyor, yücelttikce yüceltiyordum.. Hanımefendi diyordum. Ismini öğrenmeye çalışıyor, ısrarla söylemekte direniyordu.. Meydan parkında geziyor, güvercinlere yem atıyor, çocukların neşeyle oynamasını koşturmasını izliyorduk.. Sabah kalktım, boğazımda hafif kurulul ama anlayamadığım bir neşe vardı, sanki kelebekler karnımda uçuşuyor, adam akıllı gülüyordum. O gün bu neşeyle geçti, gece aynısı gibi hayaller kurup, onun sevinciyle uyuyakaldım.. O büyük gün geldi, uyanıp o heyecanla kahvaltı yapamayıp yola koyuldum.. Devlet dairesine girip boş dörtlü koltuğa oturdum.. Geçen gün gibi kalabalık, havada kapalı değildi. Bir süre sonra o geldi. Üzerinde; asker yeşili tişört, kremsi gibi hırkası, siyah bir ayakkabısı ve bordo keten pantolonu vardı.. Beni görünce yanıma geldi, peşinden de iki kız arkadaşı. Hayalini kurduğum kız elini uzattıp gülümseyerek “Nasılsın” dedi.. Geciktirmeden cevapladım. Yanıma oturdu, arkadaşları da peşinden. O kadar narin elleri vardı ki, heyecanlanıp elini çok sıkıp, canını yakmamak için parmak uçlarımla dokundum. Biraz muhabbet ettik.. Benim sıra numaram yaklaşıyordu. Kendimi birden onun gözlerinde, onu beni dinlerken buldum. Bir şeyler söylüyordum ama hangi konudan bahsettiğimi dahi bilmiyordum, o denli şaşkındım.. Onun arkadaşları da kulak kesildi, aşağılayıcı şekilde beni süzüyorlardı.. Birden ağzımdan o kelimeler çıktı; “Hanım efendi.. Sizi o günden beri kafamda yüceltiyorum, isminizi dahi bilmiyorum.. Sigara içmediğime bu denli pişmanım.. Size bu kadar hasret olacağımı düşünemezdim. Sizi seviyorum.. Adam akıllı seviyorum” dedim.. O an bunların ağzımdan nasıl dışarı fırladığını anlamadım.. Adını dahi bilmediğim kişiye ilanı aşk ediyordum. Kız donup kaldı, arkadaşları kıs kıs gülüyordu.. Kız birbirine yapışmış dudaklarını açıp kitaplarda ki kadınlar gibi konuşmaya başladı; “Bayım.. Yaşadığım şu ana kadar bu denli şaşırmamıştım. Kelimeleriniz dökülüp gitti, teklifinizde sizin gibi nadir.. Ama…” O an zaman durdu. Herkesin bildiği bir şey, ama kelimesinden sonra muhakkak sizin için kötü bir haber verir.. “…Ama ne yazık ki ben evliyim..” dedi. O an apar topar kalktım ve dışarı fırladım. Suratım ve başımın tepesi yanmaya başladı.. Soluk soluğa kaldım, kızarmıştım besbelli.. Evli bir kadına böyle bir teklif yapmak ahlak dışı.. Hemde arkadaşları yanında. Utanıyorum kendimden.. Yaşı’da halbuki evlenecek derece buyuk göstermiyordu.. Parmağında da yüzük yoktu. Sahiden parmaklarına bakmışmıydım. Hayır! Gözlerine, gülüşüne takılıp kalmıştım… Neden bakmadım, sahiden onu yüceltmeden önce neden bakmadım. Alay mı ediyordu benimle.. Hayır yapmaz o.. Yanıyordum hala.. Eve gidip hemen uyudum. Bir kaç hafta geçti.. Sonbaharın bir pazar günü kitabımı alıp, salına salına önce; genelde emekli öğretmenlerin oturup tavla ya da okey oynadıkları çay ocağından sonra küçük bir manav ve peşine ilk okulun önünden geçerek parka ulaştım. Bir süre ayaklarımı, dökülmüş sarı, kahverengi kavak yaprakları arasında ilerleyip, gözüme kestirdiğim banka oturup, kitap okumaya başladım.. O kadar çok dalmıştım ki önümde dakikalarca dikilen, açık kahve pardesülü, siyah botlu, siyah yuvarlarlak çerçeveli gözlüğün üstünden bana bakan kadını fark etmemiştim, öksürene kadar.. “Oturabilir miyim” dedi.. Elimle oturacağı yeri işaret ettim, usulca geçti.. ilk iş parmağına baktım.. Ne yüzük ne de onun izi vardı.. “Boşandın mı?” diye sordum. “Evli değildim ki.. Hiçte evlenmedim..” dedi.. O an nefretle doldu içim.. Sözüne devam etti “O gün o kadar komik yani tuhaf konuşuyordun ki şakalaşıyoruz sandım. Kitaplarda ki karakterler gibi konuştun, arkadaşlarımda kikirderken sizi sonuna kadar dinleyemedim.. Sonunda da öyle deyince.. Öyle deyince evliyim diye şaka yapmak istedim.. Birden koştunuz gittiniz, o sırada arkadaşlarım gülmeye kahkahalar atmaya başladı. Başta durumun farkına varamadım.. Bekledim gelmediniz, dışarıya çıktım yoktunuz.. Bir sigara yakıp nerede olduğunuzu düşündüm. Sıra size gelincede kimse odaya girmedi.. O an sevginizin gerçek olduğunu anladım.. Arkadaşlarım alay etti tekrar.. Onları orada bırakıp dışarıya çıkıp yürümeye başladım.. Sonrada daha görüşmedim onlarla.. Bir kaç gün sizi düşündüm, yıllardır beklediğim kitaplarda ki adamı alay ederek kırıcı bir şekilde kaçırdım.. Üstüne güldüm, alay ettim.. Şimdi sizi görüyorum.. Lütfen affedin beni, sizinle birlikte kitaplar bitirmek istiyorum. Şu soğuk günlerde ruhuna sarılıp uyumak istiyorum.. Sevgi dolu cümlelerinizi duymak, elinizden tutmak istiyorum. Lütfen..” dedi.. Ben, ben ondan beklemezdim bunu.. Alay edebileceğini düşünmezdim.. Hanım efendi dedim, hanımefendi.. “Insanların.. Biz insanların ne denli garip olduklarını bilmezmisiniz.. Kırılırız. Ben şimdi kırıldım size.. Alay edebileceğiniz ihtimaller arasında yoktu.. Sizi bu denli sevebileceğimi düşünemezdim.. Ama o kelimeden sonra sizi unutacağıma söz verdim.. Bazen hala o kelime aklıma geliyor, yüzüm tutuşuyor..” Kadın başını eğdi.. Yalanmış meğersem evlilik işi.. Bunu düşünürken bir yandan da içimdeki kelebekler canlanmak istiyor ama gururuma, o lanet olasıca gururuma söz geçirmiyordum.. Göz göze geldik, Ben ayağa kalkınca elindeki kitabımı bana uzattı.. Kolumun altına yerleştirdim.. O da kalktı.. Bakıştık biraz.. Gitme der gibiydi.. Elini uzattı son kez ve “Anlaşılan.. Sevgimiz daim olmayacak..” Hiçbir şey demeden elini sıktım.. Arkamı dönüp ayaklarımı sürerek yürüdüm.. Sonra istemsiz durup kafamdaki allak bullak şeyleri, kelebekleri engelleyen gururu söküp attım.. Arkamı döndüm.. Döndüm.. O alevi, hızlıca yanaklarımda oradan kulaklarımda ve başımda hissettim.. Yoktu, bu sefer sahiden yoktu.. Kitabı elime alıp koşmaya başladım.. Sapabileceği her sokağa koştum, deli gibi.. Yoktu ama.. Banka tekrar oturdum.. Kitabımın yüzüne bile bakmadım, bir müddet sonrada eve döndüm.. Üstümdeki hırkayı çıkardım, hırkamın kolunu kokladım; kokmadı. Kokar sandım kokmadı.. Kitabımı alıp balkona çıktım.. Kitabımın ayracı, okuduğum yerden sapmış sonlara doğru konulmuştu.. Hatta en sona. Umursamayıp okudum.. Kapı çaldı, kaldığım yeri unutmamak için ayracı aldım.. O an bırakın okuduğum yeri, adımı dahi unutmuştum. Ağzım açık kaldı. Bu.. Bu onun yazısı mı..?
…
Bu yazının telif hakkı yazarın (Nurullah KARAKUŞ) kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.





