Gün döndü, akşamın ilk saatleri bitmeye yakın ve gecenin ayak sesleri yıldızlar birer ikişer geliyordu artık. Karanlık; denizle göğü bir kılmış, balkondan görülen son mavi de kaybolmuş, simsiyah bir örtü ufku kaplamıştı.
Sessizce bu aşamamaların hepsini izledi Faruk. Ardı ardına yaktığı sigaralardan savurduğu dumanlar, soğutarak içtiği çayların eşliğinde batan güneşi, kararan ufku an be an kaydetti zihnine. Temmuz ki geceleri hep parlaktır bu kasabanın denizi üstünde. Durduğu balkonundan bunca an’ı görebildiği için rahmetli babasının zamanında edindiği bu eve öncelikle de babasına minnet borçluydu.
Demlikteki çayı kontrol etti” yeniden demlemeye gerek yok ısıtılabilir” düşüncesinin ardından ne yiyeyim kaygısı düştü içine. Öğlenden kalan makarnadan başka bir alternatifi yoktu. Onun da ısıtılıp yenilmesinden sonra üstüne güzelce içilirdi hazırdaki çay. Belki geceye nöbet yazılırsa yeniden demlenebilirdi. Ama şimdi üşengeçlik zamanı, eldekiyle mutlu olabilme ihtimali iyi geldi. Televizyonu açıp haber kanalına geçti. İzlemek için değil sesi gelsin yeterdi. Televizyonun sesini açıp mutfağa yollandı. Spiker günün tüm olaylarını Faruk’a iletmek istercesine bar bağırıyordu, yazık dinleyen kim. Makarna ve çayın altını yaktı. Turşu, ekmek, su masanın bir kenarına; koca bir tabak makarna da bir kenarına konuldu. Haydi, bismillah bir kaşık iki kaşık… İştahı belki turşudan belki makarnadan arttı ki zevkle yedi son makarnaları da. “Şükür bugün de doyduk.” Şimdi açlığını bastırdığına göre gece boyunca içeceği acı çaya kendini hazırladı.
Yalap şulap topladığı masadan aldıklarını ve daha önceden tezgâha yıkamak için bıraktığı tabakların yanına yenileri ekleyip salona geçip televizyonun karşısına uzandı. Yenenler önce bir hazmedilsin hele ki içilecek çayların tadı çıksın. Ara ara kulağına çalınan günlük haberlerden bir şey çıkmayınca dikkatini çeken; kanalı değiştirip müzik kanallarından birinde karar kıldı. Balkona geçip sigarasını, çakmağını alıp yeniden uzandı.
Son zamanlarda ne çok şarkı söylenir olmuş meğer sadece türkü dinlediği için şu hafif batı ve pop tarzı denilen son moda müziklerden bihaberdi. O kanalda kar etmedi Faruk’a. Kendini hepten okumaya ve yazmaya adaması, bu tarz müziklerden onu uzaklaştırmıştı. Okuldan arta kalan zamanda yapabildiği de buydu aslında. Bu onun kendinden kaçışıydı, kendine kalsa yüzlerce yıllık felsefe tartışmalarını aratmayacak iç münakaşası olur ve dinlediği tüm türküler ve bazı istisnai şarkılar da bu derin mevzuyu harlayan bir etmen olurdu. Ama o gün bolca okumuş, bir bukle şiir yazmıştı. Kendine bir ödül verebilirdi. Biraz dinledi, kulağının yorulduğunu hissetti, kanalı değiştirdi, öylesine bir dizinin sahnelerine daldı. Olmadı, o da sarmadı; bildiği türkü kanalında gene karar kılıp mutfağa yöneldi, çayın altını kapattı, mutfak penceresinden dışarı baktı. “Keşke yağmur yağan bir an olsaydı, şu halime ne de yakışırdı.” Dedi. Çaydanlık iyiden iyiye kaynamıştı ki demliğini kaldırır kaldırmaz buharı yüzüne vurdu. Çayını alıp tek şekerle hemen balkona koştu. Bir sigara daha… Yenisi için mutfağa geçip çaydanlığı alarak yeniden balkonuna geçti. Gündüzden çıkardığı havalanıp temiz alması için balkonun bir kenarına bıraktığı muhabbet kuşuna yaklaştı, serinliği hissetince kuşu, üşümesin diye içeri aldı. Masmavi kanatlarını, gördüğü şefkati hissedercesine huzurla geren kuşa” haydi uyu minik dostum.” Diyerek içeride onu yalnız bıraktı. Balkona geçerken TV’de çalan türküye eşlik etmeye başladı: “gel yağmur ol gel, gel rüzgâr ol gel…”
Bir bardak daha bitti. Bu arada bir on sayfayı çayına ek okuyuverdi, okunanlar zihinde yer ederken bir yudum daha diye niyetlenmesi, çaydanlığın tamamen hafiflediğini ve ona yeniden çay demleteceğini anlamasına neden oldu. Gece uzun, kitap uzun; hayaller bir dolu, balkonu ve ufuktaki denizle göğün karanlıktaki dansı da… Tekrar mutfağa döndü çayın kalanını tek seferde içip yenisini demlemek için en büyük bardağa ne çıktıysa çaydan doldurdu.
Yeniden suyu doldurup çayın altını yaktı. Elindeki su bardağındaki sabahtan kalan son çayı da alıp balkona döndü. Kaldığı yerden keyifle devam etti okumaya. Arada çaya bakıp yeniden balkona geçti. Balkon ve mutfak trafiği hayli işlekti tabii olarak. Aklı bir masada bıraktığı okuduğu kitapta bir ocakta demlediği çaydaydı. Bunda zarardan çok yarar da vardı. Kendince okuduğu yerleri daha iyi anlamasına yardım ettiğine inanıyordu bu gidiş gelişlerin. Her defasında kaldığı sayfanın bir önceki sayfasından okumaya başlıyordu. Ağır romanlarda bu şarttı. İyi özümsenmeliydi ki Faruk doğal olarak bunu da başarıyordu. En azından kendini buna inandırmıştı. Olur, da o arada birkaç satır da yazarsa bu inandığı durumun en güzel kanıtı olacaktı. Çoğu geceler oldu da. Yazdı. Yazdı ama en fazla on dizeyi de geçemedi. Ona uzun soluklu bir şiir lazımdı. Doluydu. Ama aradığı kelimeleri hala bulamıyordu. İşte onun için de okumak en güzeli idi. Okumak hem de kaçıştı. Düşüncelerden, beynini kemiren düşüncelerden amansızca kaçıştı.
Yaz başından beri çekildiği bu inziva hayatının en iyi yanı da tek olmasına rağmen denizde yüzmeleri, her daim okumasıyla kendi kendine kalmasına izin vermeyişiydi. Kendi kendine kalmamalıydı, kesin kararı buydu. Yalnız olmalı ama kendine kalmamalıydı. Her gün rutin işleri yapsa da bir şekilde başardığı şey iç muhasebeye dalacak fırsatı kendine tanımamasıydı.
Her şeyden kaçışın bu denli güzel olduğu bir anı aylarca aramıştı Faruk. Önceliği okulun bitmesi, yaşadığı şehirden uzaklaşması, kaldığı evden hiçbir anıyı içinde barındırmayan eşyalarla ayrılmalıydı Ankara’dan. Bir bilet biraz para önü kocaman bir yaz… Doğruca babadan kalma balkonundan deniz görülen bu kıyı kasabasındaki on beş yıllık genelde yazlıkçıların meskûn tuttuğu kagir yedi katlı iki oda bir salonlu ev oldu. Evin kendine has en güzel yanı geniş açılı ferah balkonun olmasıydı. Bir çantayla attı kendini buraya. Bir de kuş… İlk gün kendi kendine kalmış kuşa bakarak aylardır tuttuğu tüm acıları ağlaya ağlaya atmaya çalışmıştı. İkinci gün yol yorgunluğunun ve geceden beri süren ağlayışlarının etkisiyle ne zaman uyuduğunu hatırlayamadığı bir andan, öğle sonuna doğru uyanmış; kuşu görünce yeniden ağlamaklı bir hal alacağını anlayınca kendini denizin hafif dalgalarına koyuvermişti. Yüzdükçe rahatlamış, insanlara baktıkça dalgaların ikindi güneşi ile sakinleşip de gün batımıyla iyice dinginleşmesini dek olan sürede kendi de kendinde uzaklaşmıştı. Açlığın belirtileri ile evde ilk gün sahanda yumurta ve şekersiz çayla yemek işini halledip çayın kalanını balkonda bitirmek için balkona yönelmişti. Balkonda yeniden kendine kalacağını anlayınca yatak odasındaki kolilerin birinde babasından kalma kitapların olduğunu hatırlayarak eline geçen ilk kitabı okumaya koyulmuştu. İşte temmuz ayına dek bu ritüel devam etmiş. Her şeyden ve dahi kendinden kaçabilmişti Faruk. Bir tek kuş hariç
Onca gün kuşun varlığı hem “onu” hala var kılmakta hem de onunla ondan ve kendinden kaçışın bir timsaliydi.
Bardak bardak akıyordu elindeki romandaki tüm duygular. Kanı kaynıyordu, ruhu ütopik evrende başka bir yazarın kelimeleriyle konuşuyordu artık. Onu var olan zamana ve mekâna bağlayan kısa aralıklarla yaktığı sigara ve bazen de farkında olmadığı uzaktan çok uzaktan geçen bir şilebin ışıklarıydı. Daldığında yine böyle çayı hep soğur, ılık bile içmek ona lüks sayılırdı. Son yudumda gözlerini yakan dumanla yaşadığı ana döndü Faruk. Elini attığı demlik yeniden boşalmıştı. Ayağa kalktı. Zihninde kitaptan son satırlar varken mutfağa geçti. Çaydanlığı yeniden ocağa koyup geçerken kafesinde deli gibi çırpınan muhabbet kuşunu fark etti. “Yapmazdı böyle hiç” kuş korkmuş çıldırmış gibiydi. Neredeyse kendini kafesin daracık telleri arasından dışarı atacak kadar çırpınıyordu. Yanına gelip oturdu. Elini kafesten içeriye sokup kuşu severek sakinleştirmeyi denedi. Güç bela yakaladı kuşu. Kalbi nasıl da atıyordu garibin. Gagasından öptü, masmavi kanatlarını okşadı. Konuşmak adına konuştu. Aklına gelen türküleri mırıldandı, bir iki dize şiir bile okudu. Kuşun anladığı yoktu. Belli korkmuştu bir şeyden. Sakinleştiremedi velhasıl. Sonra sonra tüm şefkatini avuçlarında biriktirip kuşu hafifçe sıkarak ağzına yaklaştırdı. Kimsenin duymasını istemezmiş gibi sessizce kuşa ”O gitti.”dedi.
Bir anda susuverdi kuş, Faruk itinayla kafesine bırakıp yeniden çayına, okumasına dönmek üzere balkona geçti.
…
Masanın üzerindeki kitabı eline aldı, tam yaslanıp okumayı düşünüyordu ki kapının zili çaldı, saate baktı gecenin ikinci çeyreği başlamak üzereydi. “bu saatte kim olabilirdi ki?” kapıya yeltenmeyi düşünmüyordu. Belki yanlış çalınmıştır umuduyla kaldığı yerden okumaya devam etti. Bir iki cümle ya okudu ya okumadı. Kapı Yeniden çaldı, bekledi; bir daha çaldı. Emindi artık kendisinin kapısını çaldıran her kimse gecenin bu saatini bulmakla Faruk sağlam bir kuşku düşürdü. bu saatte beklediği kimse olmadığından Faruk merak ve kaygıyla ayaklandı. Amma” yanlış oldu, pardon” cümlesine de kendini hazırladı. İşte o zaman adam akıllı kızacaktı. Daha bu hal, düşünce aşamasındayken Faruk’taki merakı uzaklaştırıp sinirlendirmeye yetti.
Otomatiğin düğmesine basıp ana kapıyı açtı. Asansörün çalışma sesi katına çıkacak bilinmezi kapıda beklemesine neden oldu. “Kapıcı mı? Ama onun benimle bu saatte ne işi olur.” “televizyonun sesi mi? Yo, gayet normal ben bile zor duyuyorum!” şaşkınlığı arttı. Her ihtimali bir anda geçirdi aklından. O, bu, şu derken hiçbirine ihtimal veremedi. Ah kitap ve çay!
Ne?” dedi kendi kendine. Aklına gelen bir ihtimal daha vardı ki sorusunu kendi bile anlamamış “ne” demişti mırıldanarak. Belki de kaçtığı “KENDİSİNİN” kendi adresini bulmasıydı bu.” İhtimal yok. Olamaz. Olmaz, İzmir’de tek benim, tüm kendim. Nereden… Hem bu nasıl bir paranoya” insanın kendinden kaçıp ve kendine yakalanmasına ne denirdi? İntihar sebebi mi yoksa? Asansör, katına gelip uyarı sesiyle durdu. Sağa açılan kapıdan çıkacak her kimse Faruk için bir sürpriz olacaktı. Ki evinin kapısından bakıldığında asansör kapısının açılma yönü içeriden kimin çıkacağını saklıyordu, bu durum ona bu kaderi oyunu için iyi bir malzeme oluyordu.
İlk adım, ikinci adım; kapı kapanırken gelenin göründüğü an… O andı işte, hep hayalini kurduğu ve asla olamayacak o an… Kendinden kaçtığı her şeyin yegâne müsebbibi… Kendini, kendinden alıp şimdi de geri vermeye gelmiş kişi… “O” gelmişti tam karşısında dokunsa değebileceği, nefesini duyabileceği; gerçeği, umudu, umutsuzluğu, hüznü, sevinci yaşatabilecek, “o” gelmişti.
Kapıdaki kadın ömrü boyunca uzun bir gecenin ardından doğacak güneşi bekler gibi beklediği ve tekrar gitmesin diye dualar ettiği; yeter ki o gitmesin güneş hiç doğmasa da olur dediği kadındı. Faruk’u aylar öncesine alıp götürdü. Yalnızlık senfonisine mahkûm ettiği Faruk, kendinden o gün bugün kaçıyordu. Kaçış, kapısındaydı. Artık kaçınılmazlara boyun eğmek gerekti. Bu kapıdan içeriye birazdan girecek olan kadın, altı aya yakın ötelenen paslı hatıraların hepsini, ilk adımıyla Faruk’un kucağına bırakacaktı.
…
Doldu gözleri buğulandı
Yanıyordu avuçları
Buz kesti tüm vücudu
Temmuz serinliği değildi bu
Dizleri ne dermansızdı
Kolları iki yanda, kötürüm
Kramplar vardı, ölmüştü içindeki tüm kelebekler
Uçmak ne demek, bir çarpıntıya kurban oldular
Dimağ uzayın en kör galaksilerinde
Hiçlikten öte sonsuzluk boşluk
Tanımlamalar yersiz ve yetersiz
Uzanıverse tüm hayat kollarında
Velakin insan kendine nasıl sarılır
Nasıl ötelediği her duyguya yeniden can verir
Ey Faruk, atla denizin kollarına
Denizkızlarına sor en derin girdapları
Var kaç denizin birleştiği ölüm maviliğine
Dal maviye, derine mavinin içindeki karanlığa
Dur ey “kendim” dur girme bu kapıdan
İçeride bir tek anımız yokken sen bulaştırma
Sen kokma, sen sinme seni bilmeyen duvarlara
Dur ey “kendim” bil ki ben unutuş arifesindeyim
Yokluğuna gem vurdum, bir deniz kenarındayım
Seni hiç bilmeyen bir dağ esintim
Ufukta beliren yıldızlarım
Kaçak sevişen yakamozlarım
Sabahında şımarık, gün ortasında deli dalgalarım
Ve çayıma üç şeker katıp sensizliğe oturduğum balkonum var
Dön
Ben uyuyayım
Rüya diyeyim
Hatta kâbus
Sabahına unutayım emi
Dön,
Dön ey ben!
…
Bir ay boyunca balkonunda hıfzettiği kitapların belki bir şiire gebe bırakır hayali değil miydi düşünceler. Faruk, yazmıştı işte yeniden. Beklediği dizeler değildi belki ancak bulsaydı bir kalemle kağıt, destan çıkacaktı ortaya. Sonra, bir şiir daha bir tane daha…
Yalnız şuan bu an değildi görünen. Süzülüverdi bir gün hiçbir şey demeden giden ve şimdi birden geliveren kadın. Yıllarını geçirdiği sonsuz sevda, daldı davet beklemeden içeriye. Ayakkabılarıyla sanki hep gelip gittiği bir eve girer gibi fütursuzca girdi içeriye. Faruk’un zihninden geçerken az evvelki dizeler, kız onu beklemeden girmişti eve. Kapıyı kapatıp geçti artından içeriye faruk da. Kadın, kafesin başucunda kuşa bakıyordu. Fazla yaklaşamadı Faruk, kadın doğruldu kısa bir an göz göze geldiler. Hiçbir duygu ifadesine yer yoktu yüzünde.
Üstünde beyaz yazlık bir omuz açıkta bırakan dökümlü bir tişört, kaprili bir Jean, ayak bileklerine bağcıkları dolanmış sözüm ona yuna tanrıçalarının kahverengisi solmuş sandaletleri vardı. Kollarında ekstra dövmeleri fark etti, yüzünde temizlenmesi gereken solgun bir makyaj vardı kadının. Sağ omzuna asılı çuvalı andıran yumuşak deriden bir çanta ve her zamanki gibi dik duruşu… saçları yine tepeden bağlanmış ancak aradan baya bir firar edenleri vardı. Dik ve sert basarak balkona geçti Faruk’un oturduğu yere oturdu. Emir kulu gibi peşinden de balkona Faruk geçip oturdu. Bir ara çay var içer misin demeye yeltendiyse de yuttu tüm o sözcükleri. Ve onu gördüğümde kesin kez soracaklarım var, şunlar şunlar diye sıraladığı onca cümleyi de yuttu Faruk. Sus pus o an. Sigara içeyim dedi ancak sigara masanın kadından yana olan tarafındaydı, vazgeçti. Dönüp yeniden bakmaya can atsa da o duyguyu da bastırdı. Arada bir lambanın ışığına gelip çarpan pervaneler dışında hiç ses yoktu.
Güneş evin ardından doğar balkon kısmından batardı. Ondan önceki kızıllık haliyle görülmez onun yerine denizin ufukla birleştiği o ince çizgi beyaz bir hatla belirir ve simsiyah deniz maviye bir anda dönüverirdi. Sol üstten gelen güneş maviliği iyice berraklaştırır batarken de her yeri kızıla boyar sonra karanlık çöker, ufuk kaybolur ilk yıldızlara kadar gece ve deniz bir olurdu. Bunları da anlatmak isti ya Faruk ama bundan da vazgeçti. Gecenin son çeyreğine girene dek balkonda öylece oturdular. Bir ara çakmak sesi duyuldu, Faruk’un özlemini çektiği sigaranın kokusu yayıldı etrafa. Dayandı yine, yeltenmedi. Oysa çoktan bir iki üç demişti Faruk. Ellerine baktı titremiyordu. İşte kendimleyim deyip yaz başından beri ötelediği her şeyi sorgulamaya hazırdı. Cesaretlendi. Zayıflığın yavaş yavaş kaybolduğunu hissetti. Peki ya o? Neden, sorusunu zihninde ikiletmedi, şaşılacak bir durumdu bu, gerek de duymadı. Ama bakamadı ondan yana da. Sadece sessizlik.
…
Güneş simdi doğuyor işte. Ufuk ve deniz ayrılıyor birbirinden deniz rengine kavuşmak üzere. Hafif bir serinlik yüzlerine vurdu. Bu demek ki gün doğuyordu, gündüzleri serinlik denizden gelirdi hep. Derin bir nefes çekti kadın. Faruk’a bakıyordu. Baştan aşağı süzdü üç yılının erkeğini. Hala sevdiği adamın en sevdiği yeri olan burnuna odaklandı. Kollarına alsındı umudu. Sormadan kabul etsindi kendini. Bir boşluğun değil bitti sandığı bir sevgiden kaçmıştı o bunu anlasındı derdi. Lakin kaçtıkça sevgisinin daha da arttığından gecenin bir yarısı kapısına dayanmasının nedeniydi bu, sezmesiydi Faruk’tan isteği. Hala konuşamamışlığın bir nedeni olmalıydı. Ya yanılıyorsa aylar öncesinden öylesine bıraktığı kişi şuan baktığı kişi değilse. Hak etmiş miydi ki bunu. Faruk kadına hiç bakmadı, sustu. Beklemedi değil konuşmasını ama kendi konuşacak da değildi. Sustular.
Mavi öyle güzel duruyordu ki önlerinde insanın kanatlanıp üstünde uçası geliyordu. Gülümsedi Faruk, en istemsiz halde yapmıştı bunu. Denizdendi sebep. Daha da gülümsedi, kendine bakanı düşünmeden kendisine yorup yormayacağına aldırmadan gülümsedi karşısındaki maviliğe.
Kadın ayaklandı birden. İçeriye daldı kafesin yanına gelip durdu. Faruk balkon kapısında durmuş ona bakıyordu. İkisi de gülümsüyordu. Faruk’a bakarak sağ eliyle kuşun kafesini kavradı gülümseyen kadın, kapıya yöneldi ardından gelen Faruk’a dönmeden” kalbimi senden almaya gelmiştim, baktığın için teşekkürler.” Deyip kapıyı kapatmadan çıktı. Faruk kapıyı kapatırken “ Günaydın” dedi ardından.
Faruk balkona hızla geçip aklındaki dizeleri kâğıda yazıverdi
…
Bu eserin telif hakkı yazarın (Mehmet Özcan YASDIBAŞ) kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.





