Hayal-i İstanbul…

Berrak bir şubat sabahına aynı manzarayla uyandım. Hiç değişmez mi bir şehir ? Çengelköyün deniz kokan sokakları, çocukluğum ve gençliğim… İstanbul hayal dükkanı misali, önüme açılan en güzel kapı, hislerimin tercümanı, sırrımı tutan yegane arkadaş… Bu büyülü sokaklarda babadan kalma mesleğimi yapıyorum. Fotoğrafçılık…


Kışın dondurucu soğuğu içime işlese de aldırış etmeden yoluma devam ediyorum. Soluklandığım tüm duraklar yazdığım şiirlere bir mısra, kalemime mürekkep… Yalnızca manzaralar değil kayıt altına aldığım, hislerim aynı zamanda, imkansız bir hayalden öte olmayan lakin heyecanıma heyecan katan. Fotoğrafçılığa başladığım yıllar para kazandığım bir işten daha fazlası değildi. Şimdiyse beni iyi hissettiren başka hiçbir şey yok. Boğaza karşı sıcacık çayım, elimde kalemim, gözüm boğazın incisinde, kalbim bambaşka diyarlarda seyahatte… Martıların çığlığında kendimi kaybedip çıkmaz sokaklara giriyorum. Akşamüstü hülyalarına dalıp farklı senaryolarda başrolü oynuyorum. Ömrümün en güzel yıllarında neyin nesi bu? Hükmedemediğim duygular niye esir alıp götürür uzaklara? Vapurun sesiyle irkildim. Daldığım hayallerden çıkamadığım gibi günü de kaçırdım, fotoğraflarımı da çekemedim. Hayıflanarak bindiğim Üsküdar-Eminönü vapurunda ayakta kalmayı tercih ettim bir süre. Akşamüstünün büyüsüne kapılmışken vapurda sokak müzisyenlerinin olduğunu farkettim. Uzaktan gelen müzik sesleri, yüzüme çarpan boğazın esintisi, kırmızıdan mora çalan bir gökyüzü… Akşamüstü rüyasından çıkıp kendimi bulmam çok sürmedi. Eminönü’nde gün noktalandı.

…Galata’da yeni bir gün. Önce kuş sesleri sonrası malum, başımda kavak yelleri… Bir yaprak gibi salındım durdum sokaklarında. Günü Galata’da bitirmekte kararlıydım. Şimdiye dek yüzlerce insanın fotoğrafını çektiğim bu sokaklar efsunlu bir masal kitabından farksızdı. Babamdan yadigar kalan tek şey fotoğrafçılık değildi, İstanbul’du aynı zamanda. Elime ilk kez fotoğraf makinesini verdiğinde on üç yaşındaydım. Yaşadığım şehirden bihaber, haylaz bir çocuktum sadece. Fotoğrafçı olacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. İşin sırrı ne hala bilmiyorum. Bildiğim tek şey İstanbul’da tutuklu kaldığım. Günün doğuşuna, batışına, ay ışığının yakamozuna, müzisyenlerine, satıcılarına, boğazına, martılarına, vapuruna hapsoldum. İstanbul’un sevdasını birbirine bakan çiftlerin gözlerinde gördüm… Veda vakti geldi çattı. Galata’nın göz kamaştıran ışıkları da sırtını yasladığı dolunay da gittikçe uzaklaştı. Vapurda sessizlik, gece ve yıldızlar… Rüzgarın esintisiyle ayağımın ucunda yolculuğuna son veren bir kağıt. Nereden geldiğini anlayamadan bir hamleyle daha savruldu ve yazılmış dizeler gözüme çarptı.

“Bir vapur güvertesinde İstanbul’un bulutlarına dalıp gitmek
Yelken açmak gün batımına
Çengelköy’den boğazı izlemek
Ortaköy’de uyanmak yeni sabahlara
Kadıköy Rıhtım’dan Sultan Ahmet Camii’ni seyretmek
Saygıyla selamlamak şehrin efendisi Galata’yı
Kız Kulesi’ni Galata’nın gözlerinde aramak
Bir yudum çayda birleştirmek iki kıtayı
Deminde aşkı bulmak
Melteminde sarhoş olmak
Gecesine şarkı bırakmak
Sabahına şiir yazmak…”

Geri kalan dizeleri okuyamadan tekrar bir köşeye savruldu ve gözden kayboldu. Günün yorgunluğuna rağmen hafif bir tebessüm belirdi yüzümde. Bu şehir daha kimleri şair yapacaktı böyle?

Reyhan ARICI

0 votes
Bu yazı Şair Durağı kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.